>

YURT Çadırı

Kırgızistan bayarağına sembol olan Yurt adı verilen çadır! Türklüğün en eski çağlarından bugüne halen kullanılan bu çadır göçebe hayatın en önemli öğesi. Halen Kırgızistan’ın yüksek yaylalarında göçebe hayata devam eden, ağırlıkta at yetiştiren göçebe Türk Boyları bu çadırlarda konaklamaya devam ediyorlar. Bu insanların en önemli geçim kaynağı at yetiştiricilği ve kımız (bildiğimiz at sütü :). Kımız halen kutsal bir içecek olarak kabul ediliyor. Kasenizdeki kımızı dökerseniz atın memelerinin kuruyacağından tutunda, bu içeceğin insana çok büyük güç verdiğine kadar her türlü inanç mevcut.

Türklerin bundan bin beş yüz yıl önce orta Asyada, iklim ve coğrafi şartların icabı olarak, umumiyetle göçebe bir hayat yaşadıkları malumdur. Öyle göçebe bir gayet ki, bu hayatı yaşınlar yazı yazmasını biliyorlar ve kervan ticareti yapıyorlardı. Göçebe hayatı yaşıyan Türkler,iyi ahlaklı olmayı, yoksullara yardım etmeyi seviyorlar ve bunu en büyük faziletler arasında sayıyorlardı. Ortaçağdaki göçebe Türk cemiyetlerinde, çok zengin bir asılzadeler sınıf, her hususta hür olan halk tabakası ve nihayet kara halk denilen, esirlerden mürekkep aşağı tabaka vardı. İşaret edildiği üzere, Türk göçebe cemiyetinde medeni hayatın mürekkep manzarası ve birçok müesseseleri görülmektedir. Türkler, hep çadırlarda doğmuşlar ve buralarda yaşayıp ölmüşlerdir. Eski Türkler çadıra otak (otağ) adını veriyorlardı ki, bugünkü oda sözü buradan gelmektedir. Otağ ismi çadır manasında olarak, Selçuklularda ve beyliklerde olduğu gibi, Osmanlılar’da da kullanılmıştır. Çadır kelimesine gelince, bu da Türkçe olup çatmak fili ile ilgilidir.



Türkler, “Göğün direğini”, bir çadır direğine benzetmişlerdi:

“Göğün de bir direği vardır” şeklindeki bu inanış, yeryüzünde çok yayılmış ve âdeta insanlığın bir malı olmuştur. Avrupalılar, eski Roma ve Yunan kültürleri de bu direği (Universalis columna) derlerdi. Bu inanış, elbette ki Türklerde de vardı. Bunlar artık, insanlığın müşterek düşünce düzenine mal olmuşlardı. Bizce bu düşünceleri, kimin kimden aldığını, pek sormamak lazımdır. Çünkü onları meydana getiren,aynı yaratılışa sahip olan insan mantığıdır. Dış tesirler konusunda ısrar edildiği takdirde, çok şükür TÜrk düşünce düzenini müdafaa edebilecek kadar, geniş belgelere sahibiz.

Türkler ve akrabaları gökyüzünü, yeryüzüne gerilmiş bir çadır gibi düşünürlerdi. Bunun için de Göktürk yazıtlarında “Göğün basmasından ve yıkılmasından” söz açılmaktadır. Yer, nasıl Tanrının yarattığı bir varlık ise; Gök de onun yarattığı, Göktürklerin dili ile “Kıldığı” kutsal bir varlık idi. “Gök Tanrının kendisi değildi”. Aynı zamanda gök kubbesinin, bugünkü anlayışımızla, uzay gibi bir sonsuzluğu da yoktu. “Ortasaya’nın atlı Türkleri, göğü kendi çadırlarına benzetmişlerdi”. Bu, tam manası ile bir Ortaasya düşüncesi idi. Çünkü ne Babil’lilerin ve ne de İsrail’lilerin çadırları, Ortaasyalıların ki gibi kubbe şeklinde değildi.


Hem eski Türklere ve hem de Altay Türklerinin Şamanlarına göre, “Çadır, küçük bir Dünya idi”. Bu sebeple Şamanların çadırlar içinde yaptıkları din törenleri, kültür tarihi bakımından her zaman için, büyük bir önem taşırlardı.

Babil metinleri de göğü bir “Çoban çadırı”na benzetmişlerdir. Yalnızca uzaktaki çoban çadırına. Böyle bir düşünce onlarda, Ortaasyalılar gibi, her gün kendilerini ve ailelerini ilgilendiren yurt ve yuvaları üzerine kurulmamıştı. Babilliler ile Tevrat’ın sözleri, nihayet bir edebiyat teşbihi ve benzetmesi idi. Ortaasyalıların bu inanışları ise, günlük hayat ve varlıklarının gerçek bir yankısı halinde idi.

Oku Bil Sor Sorgula? Kısaca Bilgilenmek Lazım?

Önceki Metin

Next Article

İlgili Yazı

Bir cevap yazın

Your email address will not be published. Required fields are marked *.

*
*
Yorum yazarken HTML kodlarını kullanabilirsiniz.

Have no product in the cart!
0